Kampanyanın Kapsamına Dair "Sıkça Sorulan Sorular"

Click here to read the English version of "Frequently Asked Questions"

Fosil yakıt nedir?

Yaklaşık 250-360 milyon yıl kadar önce atmosferde bugünkünden 20 kat fazla (~7000 ppm) karbondioksit vardı. Bu dönemin sonunda dev bitkiler öldüklerinde yeryüzünde kalın bir kalıntı katmanı oluşturdular. Bu katman oksijensiz bir ortamda, yüksek sıcaklık ve basınç altında kimyasal dönüşümler geçirerek fosilleşti. Aynı şekilde deniz tabanlarında algler ve planktonların ölüleri de fosilleşti. Fotosentez yapan bu canlıların bedenlerindeki karbon, bu fosilleri enerji kaynağı haline getirdi. Bugün haberlerde duyduğumuz "hidrokarbon" yeraltından çıkarılıp yakılan bu fosillerin “masum” adı. Bu fosillerin en yaygın bulunan türleri kömür, petrol ve doğal gaz. Ve bunlar sanayi devrimiyle beraber 19. yüzyıldan sonra kapitalist sistemin temel enerji kaynağı oldu.

Fosil yakıtlar tükenene kadar kullanamaz mıyız?

Hayır. Yeraltında ne kadar fosil yakıt kaldığı konusundaki bilgimiz her yeni rezerv keşfiyle değişiyor. Bilinen rezervlerin mevcut kullanım miktarlarına göre ne kadar daha kullanılabileceği hesaplanabiliyor. Dünyada yıllık yaklaşık 15 milyar ton kömür yakılıyor ve bu her yıl % 2-3 oranında artıyor. Buna göre kömürün ömrü yaklaşık 60 yıl. Aynı hesaplama petrol için 40 yıl, doğal gaz için yine 60 yılı öngörüyor. Bunlara bugün "ekonomik olmadığı için çıkarılması tercih edilmeyen rezervler" eklendiğinde ise bu süre yüzyıllara uzayabilir. Ancak tüm bu fosil yakıtları bu hızla daha yıllarca kullanmak, onlarda depolanmış karbonu milyonlarca yıl önce olduğu gibi yine atmosfere salmak ve bugünkü atmosferi ve iklimi tamamen değiştirmek demek. Yani bu koşullara uyum sağlamış canlıların (biz de dahil) yaşayabileceği bir atmosferin ortadan kalkması demek.

Fosil yakıtlarla ilgili sorun nedir?

Güneş’ten gelen ışınların bir kısmının yüzeyden yansıyarak atmosferde bulunan bazı gazlarca tutulması sera etkisine neden olur. Bu gazların belli miktarda bulunması Dünya’da yaşanılabilir istikrarlı bir sıcaklığın olmasını sağlar. Fosil yakıtların yapısında bulunan karbon, yanma işlemi sonucunda bir sera gazı olan karbondioksit ve metan gibi gazlara dönüşerek havaya karışır. 1850’lerden ve özellikle de 1970’lerden bu yana atmosferde hızla biriken fosil yakıt kaynaklı sera gazları, aşırı sera etkisi ile “küresel ısıtma”ya neden oldu. Dünya yüzeyindeki yıllık sıcaklık ortalaması 1850’lere göre bugün artık ~1,2 °C daha sıcaktır. Bu ısınma devam ettiği takdirde bugünden görmeye başladığımız Dünya’nın pek çok yerinin yaşanılmaz hale gelmesi, canlı türlerinin büyük bir çoğunluğunun yok olması, aşırı iklim felaketleri, açlık, kuraklık, göç ve savaşların hakim olduğu çökmüş bir toplumsal düzen kaçınılmaz. Dahası fosil yakıtlar; yeraltından çıkarılması, işlenmesi, taşınması ve yakılması süreci boyunca ekosistemlere zarar verirler. Madenciliği, ormansızlaştırmaya, biyoçeşitlilik kaybına yol açar, insanları yerinden eder; işlenmesi ve taşınması, dev altyapıların inşasına, gaz kaçaklarına ve büyük enerji harcanmasına yol açar; bir yan ürünü olan plastik ise bugün Dünya’nın en ücra ekosistemlerinde mikroplastik olarak canlıların sağlığını etkilemektedir.

Fosil yakıtlara neden ihtiyaç var?

Toplumlar tarih boyunca beslenme, ısınma, barınma ve diğer tüm temel ihtiyaçları için doğadaki diğer canlı türleri gibi doğadaki varlıklarla bir ilişki kurmuş, bu ilişkiyi toplumsal ölçekte üretim faaliyetleri biçiminde örgütlemiş ve çeşitli enerji kaynaklarından yararlanmıştır. Fosil yakıtların toplumsal üretimin ana enerji kaynağı olmasının ise ancak 100-150 yıllık bir mazisi var. Kullanımı 1950’den bu yana 8 kat artan, bugün Dünya’daki birincil enerji ihtiyacının %85’ini karşılayan fosil yakıtlara bu kadar çok ihtiyaç duyulmasının sebebi birbirleriyle rekâbet halindeki sermayelerin kâr oranlarını korumak için sürekli büyümek zorunda olmasıdır. Üretimin amacının, toplumsal ihtiyacı karşılamaktan sermayenin kendini yeniden üretmesine kaymasıyla birlikte fosil yakıtlar, sermayeye daha önceki enerji kaynaklarının sağlamadığı bir mekan ve zaman özgürlüğü kazandırmış oldu. Yani %54’ü sanayide, % 26’sı ulaştırmada ve %7’si ticari faaliyetlerde harcanan birincil enerjiye kapitalist üretim tarzının 7/24 meta üretimini sürdürmesi ve bu üretim ilişkileri içindeki insanların yaşamlarının ve toplumsal ihtiyaçlarının buna göre şekillendirilmesi için ihtiyaç vardır.

İklim krizinin sera gazlarından kaynaklandığı bilimsel olarak kesin mi?

Evet. Dünya’da daha önce 5 kez canlı türlerinin büyük çoğunluğunun yok olduğu ekolojik ve iklimsel dengesizlik süreçleri yaşanmıştı. Bir volkan patlaması, bir meteor çarpması, dev yangınlar ya da depremler belirli bir ekolojik dengedeki gezegen ekosistemini bir dengesizlik haline itmişti. Ancak bunlar binlerce yıla yayılan süreçlerdi. Bugün yaşanan ise öncekilerle kıyaslanamayacak hızda bir yok oluş süreci. İklimbilimcilerin tamamı güncel iklim krizinin atmosferdeki sera gazı miktarından ve krizin neden olduğu pozitif geri besleme mekanizmalarından kaynaklandığını bilimsel bir kesinlik olarak ortaya koyuyor. Gezegen ekosisteminin büyük bir altüst oluşa sürüklenmesi, bazı kritik eşiklerin geri dönülemez şekilde aşılmasıyla gerçekleşecek. Okyanusların asitlenmesi, buzulların erimesi, biyoçeşitlilik kaybı bu eşiklerden bazıları. Kapitalist üretim tarzının neden olduğu aşırı sera gazları, doğanın kendini yenileme hızından daha yüksek olduğundan içinde olduğumuz iklim krizi bizi tam da bu eşiklerin aşılmasına doğru sürüklüyor.

Enerji ihtiyacı ne olacak? Nasıl ısınacağız? Peki ya ocakta yanan gaz?

Fosil yakıtlara hemen şimdi, bir anda son veremeyiz. Bugün ısınmak, yemeğimizi pişirmek ve ısınmak için kapitalizmin enerji kaynağı fosil yakıtı kullanmaktan başka çaremiz yok. Ama esas sorun, fosil yakıtların temel toplumsal ihtiyaçları karşılamak için kullanılmamasıdır. Toplumsal yaşamın nasıl düzenlendiği, ne büyüklükte bir kentte yaşadığımızdan nasıl bir evde yaşadığımıza, ne yediğimize, ne kadar seyahat ettiğimizden hangi cihazları kullandığımıza her şey bu sistemin işleyişine göre tasarlanmıştır. Dev AVM’lerdeki aydınlatma, ısıtma-soğutma sistemlerini düşünün. Tüm o tek kullanımlık ürünleri, çöpe giden gıdaları. Tüm üretim ve yeniden üretim sürecinin giderek daha hızlı olması ve böylece daha fazla kâr elde edilmek istenir. Enerji ihtiyacı denen şey budur. Enerjinin kendisi de bir ürün (meta) haline geldiğinden ne kadar çok harcanırsa enerjiye el koymuş olanlar o kadar kâr elde eder. Isınmak, yemek pişirmek ve ulaşım gibi ihtiyaçlar için mevcut enerji tedariği yeterlidir. Yani yeni fosil yakıtlara değil, önce mevcut enerjiyi planlı kullanmaya, bunu yaparken de fosil yakıtları adım adım tedavülden kaldırmaya ihtiyacımız var.

Doğal gaz daha az sera gazına neden oluyor. Kömür ve petrol yerine tercih edilemez mi?

Hayır, edilmemeli. Özellikle ısınma, ulaşım ve aydınlatmada tercih edilen doğal gaz son yıllarda petrol ve kömüre karşı artan tepkiyle bir tür “yeni nesil fosil yakıt” olarak sunulmaktadır. Petrol ve kömüre göre yanma işlemi sonucunda daha az karbondioksit salımına neden olduğu doğru olsa da doğal gazın çıkarılması ve taşınması sırasındaki sızıntılar bu karşılaştırmada hesaba katılmaz. Doğal gazın %70-90’ı metandan oluşur ve sızan bu metan karbondioksitten daha güçlü bir sera gazıdır. Doğal gaz da diğer tüm fosil yakıtlar kadar kirleticidir, iklim krizini yavaşlatmaz. Oyalayıcı ve aldatıcı enerji politikalarında sıklıkla kendine yer bulması, enerji piyasasındaki koşullar nedeniyledir. İklim krizinde kritik eşiklerin aşılmaması için bilinen tüm fosil yakıt rezervlerinin %70’e yakını yerin altında bırakılmalıdır.

Yenilenebilir enerji fosil yakıtların yerini tamamen alabilir mi?

Hem evet hem hayır. Ama bu iklim kriziyle ilgili sorunları çözmemize tek başına yetmez. Ancak farklı bir üretim tarzı altında ekolojik bir enerji geçişi sağlanabilir. Kapitalist üretim tarzı altında ise fosil yakıtların yerine değil, onlara ilave olurlar ve özellikle yerinden etme, ormansızlaştırma ve doğa tahribatının parçasıdırlar. Ülkeler arasındaki ekonomik ve siyasi sömürü ilişkileri “gelişmiş” ülkelerin yenilenebilir enerjiye daha hızlı geçmesine olanak verirken bu geçişin hammadde kaynağı olan çoğunlukla “gelişmekte olan” ülkeler doğa talanı ve sömürü ile yüzleşirler. Devletler Kyoto, Paris gibi anlaşmalarla fosil yakıt kullanımını azaltarak sera gazı azaltım planları geliştirse de bunlar kâr önceliğinin yanında aldatıcı birer oyalama oldular. Bir “yatırım” konusu olarak ele alınan yenilenebilir enerjiye bugün fosil yakıtlarla yakın maliyetli olduğu için alan açılmaktadır. Ancak bulunan her yeni rezerv ile fosil yakıtlar ucuzladıkça bu uyuşuk geçiş bile sekteye uğramaktadır. Elektrik üretiminde yenilenebilir enerji kaynaklarının payı 2020’de dünyada toplam %26’ya yükselirken, ısıtma ve soğutmada %10 ve ulaşımda %3’tür. Yani geçiş için uzun bir yol var.

Karadeniz’de ne kadar doğal gaz var? Türkiye’nin enerji ihracatı yapmasını sağlar mı?

İlk açıklama 320 milyar m3 kadar olduğu yönünde. Ancak Karadeniz’de 21 Ağustos’ta bir “müjde” olarak duyurulan doğal gazın miktarı teknik fizibilite çalışması tamamlanmadan açıklandı. Bu nedenle ilerleyen dönemde bu miktar revize edilecektir. Bölgede uzun yıllardır fosil yakıt arayışını sürdüren Türkiye’nin yıllık doğal gaz tüketimi yaklaşık 50 milyar m3 olmakla birlikte, rezervden yıllık 5-10 m3 gaz çıkarılabileceği belirtiliyor. Geri kalan miktar, Türkiye’nin ödeme garantili uzun vadeli gaz alım sözleşmeleri ile dışarıdan sağlanmaktadır. Türkiye’nin fosil yakıt satışı ile cari açığını kapatacak düzeyde bir gelir elde etmesi ise mevcut miktarlarla mümkün değildir. Dahası Türkiye’nin sahip olduğu teknik altyapının büyük çapta fosil yakıt işlemeye uygun olmadığı dile getirilmektedir. Örneğin TPAO’nun Akçakoca’da günlük doğal gaz çıkarma miktarı kendi maliyetini dahi karşılayamamaktadır.

Fosil yakıtları Türkiye çıkarmasa diğer ülkeler çıkaracak. O zaman neden hakkımızı almayalım?

Hakkımız olana, tıpkı Türkiye’deki gibi diğer ülkelerde de bir avuç sermaye sahibi zengin el koyuyor. Ne var ki fosil yakıtlar hem doğayı tahrip ederek hem de bu el koyma sürecinin bir parçası olarak bizim için refah değil, bela çağırır; hak değil, haksızlığın parçasıdır. İklim krizi ve ekolojik yıkımın etkileri ezilen halk tabakalarını vuruyor. Nasıl ki iklim krizi, kara ya da deniz sınırlarını tanımaksızın tüm ülkelerdeki ezilenleri etkiliyorsa bizlerin çıkarına olan fosil yakıtların çıkarılmasına nerede olursa olsun karşı durmaktır. Doğu Akdeniz’deki doğal gaz yataklarının nasıl paylaşılacağı uzun süredir bir gerginlik konusu. Tüm kıyı ülkelerinde örgütlü ekolojistler ve halk kitleleri kendi ülkelerinin fosil yakıt faaliyetlerine karşı mücadelelerini sürdürüyorlar. Bu mücadeleler, ABD, AB, Rusya, Çin gibi ülkelerin hem güncel hem de tarih boyunca yaptıkları sera gazı salımları ile dünya halklarına borçlu olduklarını dile getiriyor. Bizim güç alacağımız ve dayanışacağımız taraf dünya halklarıdır; devletler ve sermayedarlar değil. Hakkımızı bu ikincilerden alacağız.

Yeni doğal gaz sayesinde ısınma ve elektrik faturalarımız düşmeyecek mi?

Hayır. Faturalar, enerjinin üretiminden hanede kullanımına kadar pek çok aşamanın maliyetleri ile oluşuyor. Enerji sistemlerimizin, binalarımızın verimsizliği de faturalara etki ediyor. Doğal gaz ve elektrik dağıtımı Türkiye’de özel şirketlere devredilmiş durumda. Türkiye’de elektrik üretiminin %60’a yakını halen fosil yakıt santrallerinde yapılıyor. Üretim ve dağıtım şirketleri yatırım maliyetlerini faturalara yansıtıyor. Üstelik Türkiye’de elektriğin dağıtımı sırasında kaybedilen enerji oranı %20’ler civarında. Bu oranının kabul edilebilir sınırlara (%7-8 civarı) çekilmesiyle Karadeniz’den çıkarılmak istenen gazdan elde edilecek faydanın kat kat üstünde bir fayda sağlanabilir. Örneğin Karadeniz’deki yeni fosil rezervlerinin çıkarılmasının maliyeti, vergilerle ya da doğrudan ilk anda faturaları yükseltecek bir etki yapacaktır. Akdeniz’de rezervleri işletmek üzere devlet şirketlerinin yanı sıra Shell, Exxon, BP gibi dev petrol tekelleri de göz dikmiş durumda. Halkın iktidarda olmadığı hiçbir ülkede yeraltı “zenginlikleri” ezilenlere refah getirmemiş, aksine bunlar sömürü ilişkilerinin konusu olmuş, savaşlara neden olmuş, işletmesi özel olsa bile kamu bütçesi altyapı maliyetlerine ayrılmış, madencilikle halkın bozulan yaşamı ve sağlığı ek yükler getirmiştir.

En yüksek sera gazı salımına sahip ülkeler yeterince çaba göstermiyorken biz neden kendimizi zora sokalım?

Çünkü bu ülkeler arası bir rekabet değil. Söz konusu olan diğer ülkelerde ve Türkiye’deki insanların yaşamı. En yüksek sera gazı salımı yapan ülkelerde fosil yakıt kullanımının azaltılması tüm dünyada insanları yürüttüğü uluslararası mücadelenin gücüne bağlı. Çaba görmek için devletlerin söylemlerine değil, halkların mücadelesine bakmak gerekir. Fosil yakıtların yeraltında bırakılması bir kemer sıkma politikası değil. Aksine fosil yakıta dayalı üretim sürecinin krizlerden çıkması için kullanılan kamu bütçesinin, fosil yakıt çıkarılmasına değil, kemer sıkma politikaları ve özelleştirmelerle yok edilen kamu hizmetlerine harcanması talebini içerir. Bizi zora sokan korona salgını döneminde yetersiz kalan hastaneler, test kitleri, sağlıksız çalışma koşullarına rağmen zorla çalıştırmalardır. Tüm ülkelerde kapitalizmin doğayı tahrip eden, atmosfere ve dolayısıyla geleceğimize el koyan bu işleyişine karşı insanlar mücadele ediyorlar. Zorluktan refaha bu uluslararası mücadelenin bir parçası olarak çıkılabilir ancak.

Başka ülkelerde de insanlar kendi ülkelerinin fosil yakıt çıkarmasını karşılar mı?

Evet. Kanada’dan, Avustralya’ya, Hindistan’dan Portekiz’e, Japonya’dan Mozambik’e her kıtadan ülkelerde insanlar petrol, kömür ve doğal gaz madenciliğine, boru hattı, enerji santrali gibi altyapı inşaatlarına ve iklim krizinin yıkıcı etkilerine karşı fosil yakıtların yeraltında bırakılması için mücadele ediyor. İngilizce adıyla “Keep it in the ground” ya da “Leave it in the ground” (LINGO) hareketi ve talebi, küresel çevre hareketinin temel bir parçası olarak her ülkede örgütlerle, kampanyalarla, eylemlerle karşılık buluyor. ABD’de yerli halkların yaşadığı topraklardan geçen XL-Keystone boru hattının iptali, Portekiz’in deniz tabanından doğal gaz çıkarma projeleri, yine Akdeniz’deki bazı projelerin İtalya ve Fransa’daki çevre örgütlerince iptal ettirilmesi gibi birçok örnekte yoğun ve uzun soluklu mücadeleler başarıya ulaşabiliyor.

Savaş konusu olacak kadar büyük bir ekonomik pastanın projeleri durdurulabilir mi?

Evet. Devletler ve sermaye grupları milliyetçi ve militarist bir politik söylemi kışkırtarak halkların tepkisini bastırmayı ve onları birbirine düşürerek projeleri “milli bir mesele” olarak göstermeyi amaçlıyorlar. Bu nedenle fosil yakıtların yeraltında bırakılması mücadelesi, aynı zamanda halklar arasında barışın savunulmasıdır. Yıkım, acı ve kan dışında bir şey getirmeyen savaş ve silahlanma, doğaya yöneltilen bu yıkım projelerinin bir uzantısı, bir parçasıdır. Farklı araç ve biçimlerle verilen bir ekoloji mücadelesi, egemenlerin söylemlerini boşa düşürür, çelişkileri ortaya çıkarır. Şili’de, Sudan’da, Lübnan’da ve diğer yerlerde mücadelelerin kazanımları oldu. Avrupa’da gençliğin öncülüğünde iklim hareketi politik ortamı tümden değiştirdi. Pek çok fosil yakıt projesi iptal oldu ya da ertelendi. Akdeniz ve Karadeniz ülkelerindeki insanların sesinin birlikte yükseldiği bunun gibi kampanyalar, egemenlerin bu savaş ve talan politikalarını uygulamalarını zorlaştırır.